Dünyanın başındaki “küresel musibet” ister umduğumuz gibi kısa bir zamanda isterse korktuğumuz gibi uzun bir süre sonra olsun, er veya geç ortadan kalkacak.


Bu hep birlikte yaşadığımız kâbus böyle ilanihaye devam etmeyecek… Yani bir gün mutlaka normal zamanlara dönülecek…

Ama bu “normal zamanlar” eskisinden bir hayli farklı bir “normal zamanlar” olacak. Buna da hazır olmamız lazım. Farklı derken, iki bakımdan farklı. Birincisi, mecburiyet tahtında okulların online eğitim verebildiğini, birçok işin evden yapılabildiğini vs. görmemiz hasebiyle birçok alışkanlıklarımızı terk edeceğiz muhtemelen. İşler artık eskisi gibi yürümeyecek. Bunlar konunun olumlu boyutu. 

Özellikle Türkiye ve benzeri ülkeler için geçerli olmak üzere bilimin, bilginin, uzmanlığın, ehliyetin ve liyakatin öneminin ve değerinin -hiç değilse bugünkünden daha fazla- anlaşılması da cabası. 

Ne var ki bu olumlu gelişme veya değişikliklerin yanı sıra bir de “nispeten olumlu” başka bir değişim dalgası daha çıkacak karşımıza. İnsanların devletten beklentileri, siyasi kurumlara yaklaşımları, yani birey ile toplumun ilişkisinde bugüne kadar geçerli olan kural ve prensipler de muhtemelen büyük ölçüde değişecek. 

***

Bu değişim dalgası toplumsal hayatta bazı kurumların rolünü ve işlevini öne çıkaracak, bazılarını ise geriye itecek. İçinden geçtiğimiz süreçte başarı gösteren, daha doğrusu “işe yarar” olduğunu -çünkü insanların derdine merhem olabileceğini- kanıtlayan kurumlar yeni dönemde liderlik rolü oynama şansını elde edecek. 

Sözgelimi siyaset kurumu alnı açık ve nasiyesi temiz bir şekilde bu süreci atlatabilirse yeni dönemde de şimdiki rolünü az çok sürdürebilecek. Elbette aktörlerin değişmesi söz konusu olabilir. Diyelim ki iktidar başarılı bir sınav verdi, bu durumda muhalefetin yeni bir alternatif olarak ortaya çıkma şansı olmayabilir ama iyi yönetilemeyen sürecin mutlaka yeni aktörler doğuracağını da beklemek gerekir.

Yalnızca siyasette değil, aynı zamanda iş dünyası, medya, üniversite ve aydınlar için de geçerli olan bir sınavdan bahsediyoruz. İşini iyi yapanların geçeceği, varlığı ve işlevi topluma fayda sağlayamayanların ise sınıfta kalacağı bir sınav… 

Türkiye özelinde konuya bakacak olursak… Üniversitelerin değil ama bilim kavramının değer kazanacağını, konvansiyonel medyanın tamamen silinip alternatif haber ve yorum mecralarının önünün iyice açılacağını vs. öngörebiliriz. Bu çerçevede toplumsal değerlerin de alt üst olmasa bile büyük ölçüde yer değiştireceğini düşünmek gerekir. Sözgelimi ehliyet ve liyakat gibi değerlerin yeniden itaat ve sadakat gibi değerlerin önüne geçeceğini söylemek kehanet olmaz.

***

Toplumsal hayatımızdaki bütün bu değişimlerin bir anda olacağını beklememek gerekir tabii ama mevcut yapıların ayakta kalmasının söz konusu olamayacağını görmek zor değil. Zira eski kurumlar ve eski değerler aslında mevcut dünyada -yani küresel musibet öncesi zamanlarda- zaten miadını doldurmuş ama toplum hayatında değişimi harekete geçirmeye yeterli enerji birikmediği için ayakta kalmıştılar. Dolayısıyla iyi kötü bir değişimin gerçekleşeceğini beklemek yersiz değil. Bununla birlikte, “iyi kötü mutlaka gerçekleşecek” dediğimiz üzere değişimin iyi olması kadar kötü olması da imkân dahilinde. Tabii, iyi ve kötü kavramlarının göreli olduğunu unutmadan söylüyorum bunu…

Benim açımdan kötümser bir senaryo, bugün virüs salgınına karşı uygulanmakta olan denetimci politikaların devamlılık kazanacağı ve geleceğin siyasi düzenlerinin vatandaşını kontrol etme esası üzerinde şekilleneceği yolunda. Yani bireysel özgürlüklerin bir kenara atılacağı, birey yerine toplumun çıkarının öne çıkacağı ve dolayısıyla baskıcı-otoriter yönetimlerin egemenliğinin yolunun açılacağı bir senaryo…

Bu senaryonun gerçekleşme ihtimali her şeye rağmen çok düşük… Zira otoriterleşme eğilimi içinde olan siyasi aktörlerin bu süreçten alınlarının akıyla çıkmalarına imkân kalmadı artık. İran’dan Macaristan’a, Çin ve Rusya’dan İngiltere ve ABD’ye kadar bugün popülist siyasetin hâkim olduğu ülkelerin hiçbirinde iktidarlar virüs salgınına karşı mücadelede başarı gösteremediler. Dolayısıyla, en azından demokratik seçimlerin yapıldığı ve insanların serbestçe oy kullanabildiği ülkelerde “normal zamanlar” başladığında bu kadroların toplumdan onay alarak yollarına devam etmeleri kolay görünmüyor. 

Türkiye’de ise büyük ölçüde ekonomik şartlar dolayısıyla siyasi iktidar -üstelik toplumun beklentisine ve talebine rağmen- kontrolcü ve otoriter bir tutum izle(ye)medi, aksine “herkes kendi ohalini kendisi uygulasın” gibi, “zorunlu değil gönüllü sokağa çıkma yasağı” gibi zamanın ruhuna pek uymayan bir tarzda topluma “inisiyatif ve serbestlik” tanıdı. Hatta virüs salgını yüzünden işini kaybeden ve ekonomik sıkıntı yaşayan vatandaşlar için yine vatandaştan yardım toplamaya girişti… Dolayısıyla işler normale döndükten sonra herhangi bir siyasi kadronun daha kontrolcü bir yönetim vaat ederek toplumdan destek görebileceğini düşünmek mantıklı görünmüyor.
 

  İbrahim Kiras | KARAR

  07.04.2020

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Yorum Yaz


En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.

Paylaş



Güncel Yayınlar

AYBÜ Tıp Fakültesi - COVID-19 PANDEMİSİ kitabı yayınlandı.


Korona şiirleri

Kara bulut gibi  durdu karşımda 
Yağmur beklenirken, dolu tufanı
Hastalık içimde ateşli anda
Dualar yetişti gördü bu canı

Geceler uykusuz hasret rüyaya
Döşekler sertleşmiş  benzer kayaya 
Yorgan ağırlaşmış hasret havaya
Dualar yetişti gördü bu canı

Covid-19 ve Dua / Prof. Dr. Mustafa Güneş

Devamını okumak için tıklayın

 



Facebook